Passengers

0
1324

Bilim kurgu arkaplanlı bir aşk filmi olan Passengers (Uzay Yolcuları)’ın yönetmen koltuğu The Imitation Game ile Oscar adaylığı alan Morten Tyldum‘a, başrolleri ise en çok kazanan/kazandıran oyunculardan Jennifer Lawrance ve Chris Pratt‘a teslim edilmiş. 120 yıllık bir yolculuk ile uzak kolonilere seyahat eden bir geminin yolcularından Jim’in arıza sonucu uyanması ile başlayan film, uzun süre yalnız kalan Jim’in aşık olduğu Uyuyan Güzel Aurora’yı uyandırıp uyandırmama çelişkisi sonrasında kendisine yenik düşmesi ile ilerleyen olayları anlatıyor.

Klasik bir uzayda tek kalan insan hikayesi ile başlayan filmde iki başrol varmış gibi görünse de, tüm kararları ve hareketleri Pratt’ın karakterinin kararları ile şekillenen bir kadın karakter var karşımızda. Güzel kadın üzerinden tanımlanan Aurora, obje görevinden pek ileriye gidemiyor, motivasyonları pek etki edemiyor, Jim ise kahramanlıkları ile yaptığı yanlışları bize unutturmaya çalışan bir prens sanki. Senaryonun cinsiyetçiliğini bir kenara koyduğumuzda dahi sorduğu sorulara ne karakterler ile ne de senaryo ile cevaplar veremiyor, filmin her aksiyonunda mantık hataları göze çarpıyor, insanları 120 senelik yolculuğa gönderebilen gemide tek kimlik kontrolünün bir bileklik ve ID söylemek olacağına, onda da ses taraması yapamayacağına beni inandıramıyor.

Pratt’ın tek başına kaldığı sahneler çok daha ilgi çekici iken, Aurora filme dahil olduğunda enerji düşüyor, yavaşlıyor. Ne kadar seks sahneleri ile süslense de, Jim’in bencil kararı ile ortaya çıkan zorlama aşkının sonucunda yeşeren ilişki, pek çok soruyu da yanında getiriyor. Her şey ortaya çıkınca da gerçek bir aşktan çok Stockholm sendromu gibi hissediliyor. Ben Jim’ın durumunda olsaydım ne yapardım? sorusunu sordurtmak üzerine inşa edilmiş Passengers, ona hak verdirtmeye çalışıp, finali ile de kahramanını bir nevi “zaten öleceklermiş” ile sütten çıkmış fedakar erkek arkadaşa evriltiyor. Yalnızlık ile ilgili sorusu ve çıkmazı olan filmin belki en akılda kalıcı yanı bu ama hikayenin elindeki tek silah bu soru olunca, yerçekimsiz ortamda yüzen Jennifer Lawrance kadar çaresiz kalıyor, Micheal Sheen bile boğulmaktan kurtaramıyor.

Kubrick şahikalarına referanslı muhteşem bir prodüksiyon tasarımına sahip olan filmde, Oscar adaylığını hak eden detayda bir çalışma var. Uzay çekimleri Gravity’nin eline su dökemez ancak iç tasarımlar pek göz alıcı, havuz sahnesi akıllara kazınmalı. Thomas Newman‘ın aldığı müzik adaylığına da isyanım yok, müzikler filmi götüren sayılı şeyden biri, nasılsa La La Land ödülü Passengers’a yar etmeyecek.

Artık çok ilginç olmayan bir durum var karşımızda, belirli bir üne ya da saygınlığa sahip bir yönetmen, çok ünlü ve gişe canavarı iki oyuncu, aşk, aşklarını yaşamaları için başka filmlerde işe yaramış, klişelerle süslü bir arka plan, tüm teknik yeterliliklere rağmen içi boş kalan bir film. Tanıdık geldi mi? Allied! Bunlar ilk değil, Hollywood androidinin ruhsuz çocuklarının sonu da olmayacak, senaryoyu güçlendirmek yerine gişe odaklı hareketler filmleri bu noktaya sürüklüyor. Çıtır çerez seyirlik, güzel vakit geçirip izlerken sıkılmamacılık, güzel kız yakışıklı oğlan, uzay, aksiyon derken bana köşeme çekilip hiç adaylık alamayan cesur bağımsız filmlere gözyaşı dökmek kalıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here