Cloud Atlas

0
875

Cloud Atlas yılın en fazla beklenen filmlerinden biriydi, ben de çok geç kalmadan sinemada izleyeyim dedim ama yine yazana kadar haftalar geçti tabii. Görsel olarak çok etkileyici olacağı tüm fragmanlardan belliydi, bu konuda bekleneni de verdi.

Filmin bir çok fragmanını izlemiş olmama rağmen, bir çok hikayeden oluşacağı dışında net bir fikrim yoktu konusu ile ilgili. Açıkçası iyi kurgulanmış reankarnasyon hikayelerinden keyif alıyorum, bu nedenle bu konuda hiç bir ön yargım yok. Tamamen inanmıyorum, ama inanmak isteyebileceğim bir şey. Örneğin What Dreams May Come (ki çok sevdiğim bir romantik filmdir kendisi) belki çok hayali, çok abartılı bir anlatımdı ama bence kurgu olarak içinde yer almayı isteyebileceğiniz bir hikayeyi anlatıyordu, başka diyarlara götürerek.

Şimdi gelelim Cloud Atlas’a. Birbirine bağlı görünen bir çok farklı zamanda, bir çok farklı insanın hikayesini izliyoruz, bunlar bazen iyi bazen kötü aynı kişiler olabiliyor. Bazen kazanıyor gibiler, bazen ise kaybettikleri kesin. Genel olarak filmin verdiği ve vermeye çalıştığı his, hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğu. Ama o kadar fazla hikaye var ki aynı anda, ve her bir hikayenin apayrı mesajları, alt metinleri derken, ilk izleyişte bir miktar çorba oluyor insanın aklı. Filmin hızına yetişmeye çalışırken de bir çok noktayı atlamış gibi hissettim kendimi. Biraz fazla çabalıyor gibi hissettim yakalamaya çalışırken. Geçişler aslında bu hissi azaltmak için iyi kurgulanmıştı ama yine de yeterli olmadı. Tek bir filme sığdırmak için fazla hikayesi ve mesajı olan bir hikaye. Yine de film bittiğinde her şey birbiriyle bağlantılı olduğu hissini insana sağlıyor mu, evet.

Yönetmenlere baktığımızda zaten beklenti oluşuyor, her ne kadar Tom Tykwer’ın Perfume: The Story of A Murderer’ının adaptasyonuna bayılmamış olsam da, bunu biraz da kitabın fazla iyi olmasına bağlayıp, mümkün olduğunca haksızlık etmemeye çalışmıştım. (Kitabı okuduktan sonra filmi beğenememe sorunsalı diye düşünmüştüm) Ancak hikayenin özünü burada da biraz kaybettiğini düşünüyorum (bu defa okumadan yorum yapıyor olsam da). Hiç bir karakterin savaşını tam olarak benimseyemeden, kendi savaşımız haline getiremeden tüm savaşlar olup bitiyor, sadece izliyoruz.

Oyunculuklar konusunda söylenecek pek bir şey yok, hepsi rollerinin altında gayet iyi kalkıyorlar. Bir kötü bir iyi gördüğümüz ciddi karakterlerin adamı Hugo Weaving, oldukça korkutucu makyajlarla karşımıza çıksa da, onu bu filmde de görmek güzel. Bir diğer güzel sürpriz Jim Sturgess oldu benim için, ama Hugh Grant’ı ciddi rollerde görmeye hala alışamadığımı söylesem yanlış olmaz 🙂 Sanırım yakında onu yine bir Bridget Jones filminde göreceğiz ve taşlar yerine oturacak. Her zaman bu kadar yıldızın bir arada olması iyi olmayabiliyor filmlerde, özellikle beklenti açısından ama, bu filmde esas zenginliklerden biri doğru cast kullanımı olabilir. Halle Berry’ye de hiç kanım ısınamadı ama, iyi oyuncu olduğu için pek bir şey demeyeceğim.

Film çok zengin, bir kaç defa daha izlemem gerektiğini hissediyorum, özellikle mesajlarını daha iyi sindirmek için. İzlenmesini tavsiye ederim, ama gözlerinizin biraz yorulabileceği konusunda da uyarımı yapayım.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here