All Is Lost

0
909

Bu yıl Oscar listelerinde özellikle En İyi Erkek Oyuncu dalında en iddialı filmlerden biri olarak konuşulan All Is Lost için bir insanın doğa ile savaşı diyebiliriz. Yani aslında geçen yıl Life of Pi ile bu yıl da Gravity ile iddialı filmler çıkaran konseptin başka bir örneği. Hollywood’un çok sevdiği konseptlerden olsa da, bu film diğerlerine çok da fazla benzemeyen yönlere sahip, daha deneysel. Aslında Gravity ne kadar alt metin vermeye çalışıyor ve karakter arka planına dayanıyorsa, bu film o kadar sade, o kadar kişisellikten uzak.

Tek kişilik dev kadro olarak Robert Redford’un başrolde olduğu filmde, yelkenlisi bir yük konteynırına çarparak büyük bir yara alan (hiç bir zaman adını öğrenemediğimiz) adamımızın bu olaydan sonra çıkan fırtına ile birlikte okyanusun ortasında yaşadığı ölüm kalım savaşını izliyoruz. Güzelliği ise ne arka plan hikayesi, ne hayatta kalmasına sebep olan bir aşk, çocuk gibi bir duygusal yöne bağlamaması. Bu adam herhangi biri, sadece insani içgüdüleri ile de hayatta kalmak istiyor olabilir, aslında hayata tutunmasına sebep olan insanlar da olabilir. Filmin en etkili yanı aslında bu gerçekçiliği, daha fazlasına ihtiyacımız yok.

Öncelikle bu tarz filmlerin en büyük klişesi olan köpek balığı tehlikesi olayına girmediği için J.C. Chandor’a teşekkür etmem gerekli! Yönetmen karakteri gereksiz kendi kendine konuşma sahnelerine de sürüklemediği için neredeyse hiç konuşma yok filmde, zaten senaryosu da bu yüzden sadece 32 sayfa tutmuş! Bu nedenle de karakterin tüm hislerini mimikleri ile aktarmasına rağmen abartısız ama etkileyici bir oyunculuk sergileyen Robert Redford’un ödüllerde bu kadar adının geçmesi doğal. Gereksiz tepkiler vermeden, yaşamı gözlerinin önünden geçmeden ve işi isyan ve duygu sömürüsüne bağlamadan yaşamda kalmaya çalışan çok gerçekçi bir karakter var karşımızda. Yaşamda kalmaya çalışmakla o kadar meşgul ki, bu gereksiz hikaye anlatımlarına zaman ayırmıyor. Redford karakterinin tüm savaşını o kadar iyi yansıtmış ki, filmden çıktığımda ben hayatta kalmaya çalışmış gibi yorgun hissettim. Redford’un bu yaşta bu kadar aktif bir rolü çok iyi kaldırdığını da not etmek gerekli. Yılın en iyisi mi, henüz bilemeyeceğim ama kesinlikle iddialı.

Görsel yönetimi çok iyi. Bazı yerlerde Redford’un karakteri gibi çevreyi göremiyor olmamız, fırtınada yön duygumuzu kaybettirecek kadar iyi sahneler filmi çok güçlendirmiş. Yerinde ve tadında kullanılmış müzikleri ile de dengeli bir film olmuş. İlk sahnelerde sıkıcı olabilir mi acaba dediysem de, fırtına başladıktan sonra gerilimi hiç düşürmeden devam etti. Filmin sonunun ise yoruma açık olduğunu düşünüyorum, aslında anladığımız kadar basit miydi, yoksa bir illüzyon muydu, aklıma takılmadığını söyleyemeyeceğim. Bu açıdan da doğru bir seçim yapmış diyebiliriz.

Hem Oscar ödüllerini takip açısından, hem de yılın iyi filmlerinden biri olması nedeniyle kaçırmamanızı tavsiye edeceğim bir film, ölüm kalım savaşı hikayesine getirdiği farklı ve cesur yaklaşım takdire şayan. 106 dakika olması ile de filmi gereksiz uzatmamış Chandor. Robert Redford’un da bu rolü ile adaylık almasını gönülden desteklediğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Sinemada izlemeniz etkisini daha da arttıracaktır. 

DEĞERLENDİRME
Yazarın Notu
PAYLAŞ
Önceki İçerikBaşka Sinema
Sonraki İçerikIt’s a Wonderful Life’a devam filmi mi?
Sinema ve kitap tutkunu bir dijital dünya insanı. Konuşmayı, anlatmayı çok sevdiği için başladığı bloggerlık yolculuğunda sinema maceralarını Tarçınlı Kahve üzerinde paylaşıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here