Mutlu Son – Happy End

Funny Games’in yönetmeni Avrupa’nın usta yönetmenlerinden Michael Haneke Mutlu Son diye film yapınca insan ironisine gülmeden edemiyor. En son şaheser Amour ile izlediğimiz ve Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını evine götüren Haneke’den mutlu bir film beklememek gerektiğinin bilincinde olarak merakla bekledik. Avusturya’nın Oscar aday adayı seçilmesi ile heyecan da arttı. Filmekimi sayesinde kavuştuğumuz son depresyon abidesi Happy End belki beklediğimiz yeni Haneke başyapıtı değil ama kesinlikle bir Haneke filmi.

Happy End: Ailecek Depresyon

Happy End, depresif ve yalnız bir annenin kızı olan Eve’in telefonundaki videolar ile başlayarak seyirciyi şaşırtıyor. Sosyal medya ve canlı yayınlar 75 yaşındaki yönetmenin de ilgisini çekmiş belli ki. Annesinden pek de ilgi göremeyen Eve’in annesinin aşırı doz alması sonucu babasının tekrar hayatına girmesini ve kendisini daha fazla aile dramasının ortasında bulmasını izliyoruz. Duyarsızlıktan ve iletişimsizlikten her biri paramparça hale gelen aile üyelerini her birine dokunmaya çalışıyor Happy End. Tabii ki her çarkında sorun olan Calais’in zengin ailelerinden Laurent’lerin ortak noktası kesinlikle mutlu bir son değil.

Laurent’lerin başında aile işlerini yöneten Anne (Isabelle Huppert), oğlu ile problem yaşarken hem şirketi hem aşk hayatını ayakta tutmaya çalışıyor. Eve’in eve gelmesi ile babası Thomas’ın tekrarlayan alışkanlıkları su yüzüne çıkıyor. Ailenin babası Georges ise Alzheimer nedeniyle girdiği girdaptan bir an önce çıkabilmek için uğraşıyor. Dört başında başka eleştirilerle dolu bir film Happy End ama bunları tek bir eksene oturtma konusunda zayıf kalıyor. Haneke seyircisi yönetmenin tüm sevdiği temalardan esintileri ve tanıdık karakterler üzerinden Amour‘dan Cache‘ye referansları yakalamakta zorlanmayacaktır. Tek sorun sert yumruklarla dolu filmlerinin esanslarından bir karışım yaparken bir türlü kıvamı tutturamamasında. Tek başına ayakta duran bir Haneke filmi olmak yerine her hikayesine Haneke yerleştirilmiş bir film gibi. Sonuç olarak da seyircisini dayak yemiş gibi sinemadan çıkarması ile meşhur yönetmene göre oldukça hafif kalıyor.

Happy End - Mutlu Son - Fantine Harduin

Happy End: Arka Planda Kalmak ve Göçmen Krizi

Happy End‘in arka planı mülteci kampına ev sahipliği yapan Calais. Filmin özetinde yer alan göçmen krizi, gerçekten arka planda kalıyor ne yazık ki. Kendisine gerçek anlamda bir ekran yüzü bile bulamıyor. Haneke, Laurent’lerin kendilerinden başka bir şeye önem vermeyen dünyasını anlatırken biraz da bunu söylemek istiyor. Kentinde kriz olan zenginler kendi küçük dertleri ile boğuşmayı tercih ediyor. Sonunda bir kaç göçmen kendisini öyle anlamsızca bu zenginlik içinde buluyor ki, göçmenler bile bu Haneke filminde ne aradıklarını soruyor gözleriyle. Avrupa burjuvazisinin duyarsızlığı içerisinde boğuluyor göçmen krizi.

Laurent’lerin zehirli bir sarmaşık gibi saran yıkık dökük hayatlarının detayına girdikçe odağı dağılıyor Haneke’nin. Ne Eve ile yaptığı ebeveynlik ve sosyal medya eleştirisi yer edebiliyor, ne inşaat sektörüne yaptığı ufak dokunuş kalıyor seyircinin aklında. Şunu da kabul etmek gerekiyor, filmi Haneke beklentisiyle izlemenin bir dezavantajı var. Yönetmen çıtayı fazla yukarı çektiği için tüm gücüyle vurmadığında seyirciyi mutlu edemiyor. Bu filmin de sorunu her dertten bahsetmeye çalışırken aslında hiç bir eleştirisini yeterince sert yapamamasında.

Filmin oyuncu kadrosu en güçlü özelliği. Geçtiğimiz yıl Oscar adaylığı getiren Elle ve Things to Come ile kariyerinin en parlak senelerinden birini yaşayan muhteşem Isabelle Huppert ailenin sert kadınını oynamakta problem yaşamıyor. En son Amour ile izlediğimiz Jean-Louis Trintignant yine adı Georges olan karakteri ile Amour sularında geziyor. Filmin en parlak ışığı 12 yaşındaki Fantine Harduin. Eve’in masumiyetten sosyopatlığa tüm renklerini harika bir şekilde yansıtıyor. Her sahnede görünsün, seyirciyi tereddütlere sürükleyip rahatsız etsin istiyor insan içten içe.

Happy end tüm dağınıklığına rağmen seyirciyi filmde tutmayı başarıyor tabii. Haneke’nin teknik ustalığı ile Eve’in itirafından Pierre’in karaokesine akılda kalıcı sahnelere sahip. Filmin sonuna dek de toparlanacakmış gibi hissettirip, üstündeki ilgiyi koruyor. Bu yüzden Haneke severlerin kaçırmamasını öneririm ama Amour ile aynı ligde olmadığını da kabul etmek gerekli.

SaveSave

SaveSaveSaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

Rebel in the Rye

Kolaya kaçan adı ile kendisini belli etse de, Rebel in the Rye, Çavdar Tarlasındaki Asi, Çavdar Tarlasındaki Çocuklar (Catcher in the Rye) romanının yazarı J.D. Salinger biyografisi. Filmekimi programıma uyunca izlemeden edemedim.

Önce itiraflar ile başlayalım. Çavdar Tarlasındaki Çocuklar’ı okuduğumda Holden’dan nefret ettim. Tüm tepkilerine ve hayattan neden nefret ettiğini anlasam hatta katılsam da, neden romanın bu kadar önemli olduğunu bilsem de sevemedim. Bunun en temel nedeninin tepkili 10’lu yaşlarımın sonunda değil, mutlu 20’li yaşlarımın sonunda okumuş olmama veriyorum. Bu bile, umursamazca kendisi olabilen karaktere ve onun orijinallik seviyesi nedeniyle yazara saygı duymama engel olamadı. Kişisel önyargılarımı aradan çıkardığımıza göre, Rebel in the Rye’a gelebiliriz.

Rebel in the Rye – Çavdar Tarlasındaki Asi: Kolaya Kaçmak

Çavdar Tarlasındaki Asi, NYU’dan atılmış ve yazarlık okumak için Columbia Üniversitesi’ne girmek üzere olan genç J.D. Salinger (Nicholas Hoult) ile yapıyor açılışı. Ünlü oyun yazarı Eugene O’Neill’in kızı Oona’yı etkilemeye uğraşan yazar-olmaya-çalışan J.D. yaşının da etkisi ile kendisine güvenin tepesinde iken ona mentörluk yapacak hocası Whit Burnett (Kevin Spacey) ile karşılaşıyor. Kısa öykülerden romana ve hatta Holden’a doğru giden yolunda İkinci Dünya Savaşı keskin bir etki yapıyor. Gilmore Girls’ün Doyle’u Danny Strong‘un yazıp yönettiği film, inzivaya çekilen ve yazdıklarını yayınlamayı kesen efsanevi yazarın hikayesine hakkını veremiyor. Ki bu sözlerin, pek de sempatisi olmayan birinden geldiğini hatırlatmak istiyorum.

Çavdar Tarlasındaki Asi

Rebel in the Rye – Çavdar Tarlasındaki Asi: Klişeleri Arka Arkaya Dizsek Film Olur Mu?

Hakkını verememekten kastım, yazarın hayatını çarpıtması değil. Oona gibi belli başlı olaylar dışında konuya çok hakim değilim doğru söylemek gerekirse. Sıkıcı ve sahte şeylere tepkili bir dahiye en yakışmayacak seviyede vasat olması. Her türlü biyografi klişesi ile bezeli, Holden’ın aslında J.D. olduğunu anlaması için babasına söyletmesi gerektiğini düşünen derecede seyirciyi aptal yerine koyan bir ortalamalık senfonisi. Kitabı okuyan milyonlar bunu anlamamışcasına. Yazmakta problem yaşayan yazarın kalem fırlatması, asla gerçek bir derinliğe ve anlama ulaşmayan İkinci Dünya Savaşı sahneleri, yolda bir hayran ile karşılaştı diye evine giremiyor muameleleri derken Holden’ın kesinlikle sahte olmakla suçlayacağı sahnelerle bezeli.

Senaryonun ve yönetmenlik seviyesinin vasatlığını göz önünde bulundurunca, suçu oyunculardan alasım geliyor. Nicholas Hoult, Warm Bodies ile kalbimi kazanmışlığının, Kevin Spacey ise bunca yıllık hatırın etkisi ile filme vereceğim sınırlı puanların en haklı sahipleri. Kevin Spacey’in ekstra bir çaba sarf ettiğini düşünmesem de, ne yapsa rol çalabilen bir hali var. İyi filmler seçmesine güvendiğim oyuncunun yazarla olan duygusal bir bağdan bu filmde olduğunu düşünmek istiyorum. Hoult ise bence elinden geleni yapıyor, yetiyor mu tabii hayır. Başka bir yönetmen ile parlar mıydı acaba diye düşünmeden de edemiyor insan.

Neyse ki Rebel in the Rye, benim için tamamen vakit kaybı olmadı. Öyle bir noktada çıktım ki filmden, sanırım yazara haksızlık ettim düşünceleri içerisindeyim. Belki Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı tekrar okurum ya da başka bir kitabına şans veririm. Filmin beklentilerimi karşılamamış olmasından izlenemez bir film olduğu algısına kapılmayın, akıcılık konusunda problemi yok, güzel bir seyirlik sağlıyor. İzlemeyi düşünen sevenleri büyük beklentilere girmez ise salondan memnun olarak ayrılacaktır.

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave