Ağustos Ayında Sinemada İzlemeniz Gereken 5 Film

Emmy yaklaştıkça dizilere odaklandığımız ve Game of Thrones’un gündem krallığını ilan ettiği bir aydayız. Ben açıkçası dizilerdeki açıklarımı kapatmaya çalışıyorum ödüller öncesinde. Buna rağmen vizyondakiler listesi Başka Sinema sayesinde Ağustos ayına göre çok da kurak değil. Bu ay vizyona girecek filmler içerisinde önceden festivallerde izlediklerimiz ağırlıkta. Haziran ve Temmuz’daki büyük filmler olmasa da yazı renklendirecek filmler var, en olmadı Three Colors üçlemesi oynuyor! Gelelim bu ayın vizyonda ne var listesine:

Vizyondakiler

Manifesto | 11 Ağustos

Cate Blanchett’in tek kişilik dev kadro olarak oynadığı filmde monologlar üzerinden manifestoları aktarıyor. Farklı karakterleri oynayan Blanchett’in oyunculuğu ya da sadece deneyeselliği için dahi izlenmesi gereken bir film.

Son Portre – Final Portrait | 18 Ağustos

İsveçli ressam Alberto Giacometti’nin hikayesini ünlü oyuncu Stanley Tucci‘nin yönetmenliğinde izleyeceğiz. Ünlü ressamı Geoffrey Rush‘in oynadığı filmde Amerikalı James Lord’un (Armie Hammer) bir portre için otururken aralarında başlayan arkadaşlığı anlatıyor.

Çılgın Hırsız 3 – Despicable Me 3 | 25 Ağustos

Yaşasın Minionlar! En sevdiğimiz aptallar sürüsünün yeni filmi çok parlak bir devam filmi gibi görünmüyor. Peki bu umrumuzda mı? Pek sayılmaz. Minyonlar filmini de izlemiştik içi boş hikayesine rağmen. Her türlü eğlencelik olarak izlenecek. Umarım ki yeteri kadar minion saçmalığı olsun, bol bol Gru’nun kızlarını görelim, Gru’nun kendi hikayesi çok da ilgimi çekmiyor açıkçası.

Şanslı Logan – Logan Lucky | 25 Ağustos

Steven Soderbergh‘in yeni filmi NASCAR esnasında soygun yapmaya çalışan iki kardeşin macerasını anlatıyor. Daniel Craig’i uzun zaman sonra James Bond dışı bir rolde izleyeceğimiz Logan Lucky’de bir diğer ilgi çeken isim Channing Tatum. Bu yılın ikinci Baby Driver‘ı mı olacak, merak ediyorum.

Senin Adın – Your Name | 25 Ağustos

2016 animasyonları arasında merak ettiğim ve izleyemediğim tek film Your Name. Tokyo’da yaşayan Taki ile bir kasabada yaşayan Mitsuha garip bir şekilde kendilerini birbirlerine bağlanırken buluyor. Bu iki karakterin bağı aralarındaki mesafe ile tanımlanabilecek mi?

Mart Ayında Sinemada İzlemeniz Gereken 5 Film

Skandallı, aksiyonlu bir ödül sezonu sonrasında 2017 filmlerine merhaba deme zamanı geldi. Henüz izlememiş olanları geçtiğimiz ay vizyona giren ve hala vizyonda olan Manchester by the Sea ve Moonlight’a alalım. İzleyenler ve yeni filmlere aç olanlar için en güzel filmler Başka Sinema kapsamında buluşacak bizlerle. Buyrun bu ay vizyon takviminden seçkime:

Logan (03 Mart)

Bu ay beni en çok heyecanlandıran film Logan. Uzun zamandır olması gereken karanlık, derin ve gerçekçi bir kahraman filmine kavuşacağız gibi hissediyorum. Geçtiğimiz yıl yine bu zamanlarda Deadpool ile bizi ters köşeye yatıran Marvel’den benzer bir atak bekliyorum. Heyecanı bir miktar burukluk da izleyecek çünkü bu film ile Hugh Jackman Wolwerine’e veda ediyor.

Neruda (10 Mart)

Şilili şari Pablo Neruda’yı takip eden bir dedektifin hikayesini anlatan Neruda, No ve Jackie filmlerinin yönetmeni Larrain’in filmi. Neruda’nın şiirlerine hayran olmak çekmez ise, Gael Garcia Bernal ve Larrain isimleri sizi sinemaya sürüklemeli.

Life (24 Mart)

Filmin fragmanından klişeler ve Alien araklaması aksa da, izlemesi her zaman keyif olan Jake Gyllenhaal’ın adı filmi izlemem için yeterli. Gyllenhaal’a berbat bir kariyeri tek film ile silmeyi başaran Ryan Reynolds eşlik ediyor. Yönetmeni Espinosa’nın kariyeri bende çok fazla heyecan yaratmadığı için çok beklentim yok bu filmden ama umarım farklı fikirler ortaya atabilen bir Sci-Fi olur.

The Handmaiden (31 Mart)

Geç bunları, bana provakatif şeylerle gel diyenler için: The Handmaiden. Sinema Bloggerları Ödülleri’nde film adayları arasında olan The Handmaiden, 2016’yı tamamlamak için mutlaka izlemek istediğim.

Ghost in the Shell (31 Mart)

Bu filmin 13 yaş sınırı olması hafif kalacağının işaretlerini verse de 95 yapımı animasyonun hatrına ve merakına izlemek gerek. Pek çok kişinin de Scarlett Johanson için izleyeceği film, umuyorum beklenenin üzerinde bir uyarlama ile aslının hakkını verir.

Dallas Buyers Club

2013’ün en çok merak ettiğim filmlerinden olan Dallas Buyers Club, geçtiğimiz pazar 3 adet Oscar’ı eve götürdü. Bağımsız bir yapım olan DBC, özellikle Matthew McConaughey’in ve Jared Leto’nun oyunculukları ile öne çıkıyor.

Sevilecek bir yanı olmayan Ron’u filmin ilk dakikalarında tanıyoruz: hilekar, kumarbaz, seks/alkol/uyuşturucu düşkünü, homofobik bir beyaz erkek, hatta kovboy. AIDS hastası olduğunu öğrendiğinde de bunu homoseksüel ilişkiye bağladığı için verdiği tepkiler çok uç. Ancak doktor, 30 günü kaldığını söylediğinde esas macerası başlıyor Ron’un. Hem hayatta kalmaya çalışıyor, hem de önceki hayatındaki alışkalıkları bir bir değişmeye başlıyor. Bu değişimin en büyük göstergesi de, bir transeksüel olan Rayon ile arkadaşlığı.

Matthew McConaughey çok uzun zamandır hayatımızda olan bir aktör olmasına rağmen, hep romantik komedilerde oynaması nedeniyle, Oscar ödülünü alırken görebileceğimi hiç de tahmin etmeyeceğim biriydi. Ancak burada verdiği kiloları bir yana koyarsak (çünkü kriterimiz bu olsa tüm ödüllerin Christian Bale’e gitmesi gerektiğini hepimiz biliyoruz) yansıttığı yolcuğuluğun içten olduğunu kabl edelim. Öncelikle karakteri bize sevdirmeye çalışmıyor McConaughey. Tam tersine sinir bozucu ve ölmek üzere biri iken, hala çakallık yapmaya çalışmasını, sırf ihtiyacı var diye küçümsediği Rayon ile iletişim kurmasını gözümüzde sevimli hale getirmiyor. Bence bu nedenle Ron’un en önemli sahnelerinden biri, parası olmayan birini burası hayır kurumu değil, diyip reddetmesi. Ron Woodroof’ı sevmek zorunda değiliz, o bir süper kahraman değil. Ölüm fikri hayatını öyle bir değiştiriyor ki, tüm sınırlarını atıyor hayatından sadece. İnsanların gerçek yüzlerini, ön yargının ve dışlanmanın ne olduğunu fark ediyor. 1 cm derinliğindeki kişiliği, yüzmeyi öğreniyor derin sularda. Hatta Rayon sayesinde belki de ilk defa, birini sevmeyi öğreniyor, şefkat göstermeyi ve onu korumak isteyecek kadar değer vermeyi. Hayatta kalma savaşını yaşamadan bir araba çarpıp ölse, dünyanın hiç bir şey kaybetmeyeceği bir adam iken, kendisini başkalarının hayatları için bile savaşırken buluyor. Hayat kurtarıyor, hayat değiştiriyor. Kişiliği değişmiyor, bu bir mucize filmi değil, hala bencil bir adam var karşımızda ama en azından at gözlüklerini çıkartmış, hayatın değerini anlamış bir şekilde.

Hikayenin bir diğer kahramanı Rayon, tam tersine onu sevmemiz için var gibi. Jared Leto’ya hayran oldum burada. Karakteri o kadar içselleştirmiş ki, eğlenirken kahkahasından, hasta yatağındaki haline, karakterde eksik yok. Her mimiği ile yaşamış gerçekten, insanın içine işlemeyi başarıyor. Ayrıca Ellen’ın Oscar’larda söylediği gibi, gerçekten çok güzel görünüyor 🙂 Bu karakter çok abartılı oynanıp, karikatürize edilmeye çok müsait, ama Leto bu hissi hiç yaratmıyor. Ben topladığı ödülleri de sonuna dek hak ettiğini düşünüyorum.

Filmin dayanağı da zaten bu iki oyuncu, bunların dışında öne çıkan kimse yok. Genel olarak iyi yazılmış sahneler ile dolu, hikayeyi anlatma konusunda hiç güçlük çekmiyor bu nedenle. Neredeyse baştan sona ölüm ve hastalık ile ilgili olan bu filmin çok ağır da olmaması, en büyük avantajı. Duygusallık ve komedi iyi dengelenmiş olduğu için, çıktığınızda hayat enerjinizi yok etmiş olmayacak, o konuda bir korkunuz olmasın.

Dallas Buyers Club AIDS ve HIV+ virüsü taşıyanların yaşadıklarını anlatıp, gerçek bir hikayeyi bizlerle paylaşırken, dışlanmak ve toplumun ön yargılarını bir kenara atabilmek ile ilgili çok güzel bir hikaye anlatıyor. Sadece oyunculuklar için dahi izlenmeli, sinemada gitmeye değer kesinlikle.