Baby Driver

Fragmanı ile heyecanlandıran Baby Driver, vizyondaki adıyla Tam Gaz, kadrosunun zenginliği ile göz kamaştırıyor. Bu kadar fazla starın bir arada olduğu bazı filmlerde en yetkin yönetmenler bile başarısız sonuçlarla karşımıza çıkabiliyor.  Bu defa sonuç şaşırtıcı derecede iyi! Baby Driver, bu yazın en iyi aksiyon filmi olabilir.

Baby takma adlı bir kaçış sürücüsünü oynayan Fault in Our Stars yıldızı Ansel Elgort, yıllar önce işlediği bir suç nedeniyle mafya babası Doc‘a (pek yerinde bir tercihle Kevin Spacey) borçlanmış. Baby, borcunu ödemek için çalışmaya devam ederken, aşkla da tanışıyor.

Baby Driver

Baby Driver: Hem Hikaye Hem Aksiyon Tam Gaz

Fast & Furious yıllarında yaşamış olmaktan ötürü bu tarz filmlere içi boş eğlence gözüyle bakma eğilimindeyim. Arabalara bir düşkünlüğüm de olmayınca, pek yanaşmıyorum bu tarz filmlere. Ryan Gosling‘in çok sınırda bir performans verdiği Driver‘ı başka bir kategoriye koyuyorum tabii. Edgar Wright bu önyargımı yerle bir ederken Driver kadar da karanlık olmayan, her dakikasında seyirciyi içine çeken bir film yaratmış. Aksiyonun az olduğu gibi çıkarım yapmayın, aksiyon ve heyecan son seviyede. Özellikle açılış araba kaçış sahnesi uzun zamandır izlediğim en tatlı aksiyon sahnesiydi. Suyunu çıkarmadan, gerçekçiliğini tüm Hollywood klişelerinin altına gömmeden göz alıcı bir aksiyon sahnesi yapmanın hala mümkün olduğunu gösteriyor. 3 yıl önce Kingsman: The Secret Service ile Matthew Vaughn‘un ajan filmlerine yaptığını yaparak çok kullanılmış bir hikayeden yepyeni hissettiren, aşırı cool bir film çıkarıyor izleyicinin karşısına. Senaryo o kadar detaylı ve dolu dolu ki, film arasına kadar ortalama bir Hollywood filmine yetecek kadar malzeme var. Oysa heyecan, bu noktada başlıyor. Türün efsanelerine göndermeler yapmadan duramıyor Wright, Goodfellas’tan Bonnie and Clyde’a, nereden geldiğini ve hangi türle dans etmekte olduğunu çok iyi biliyor. 

Baby Driver

Yıldız Kadro

Adına uygun bebek suratlı Ansel Elgort, gerektiğinde cool, gerektiğinde utangaç ve sevimli olabiliyor, karakter için nokta atışı olmuş. Karakterinin yumuşak noktalarını koruyucu babası yoluyla ve annesinin hikayesi ile ortaya çıkartıyor. Kevin Spacey için bir şey demeye gerek yok. Ne kadar iyi bir acımasız olabildiğini House of Cards izleyen herkes biliyor. Filmin renkli karakterleri usta hırsızlar Buddy (Nam-ı diğer Don Draper Jon Hamm),  Bats (Jamie Foxx) ve Darling (Eiza González) yerli yerinde seçimler. Hem Jon Hamm hem de Jamie Foxx çok karizmatik gangster olmuşlar. Her bir yan karakteri başarılı şekilde seyirciye tanıtması filmin ikinci yarısının etkisini arttırıyor. Hepsi tekinsiz, bir grup suçlunun içerisinde Baby, insanlara en az zararı verecek şekilde iyi olduğu işi yapıyor. İyi demek pek yeterli değil Baby’ye, Doc’un deyişi ile direksiyonun başında bir şeytana dönüşüyor. Sürekli müzik dinleyen bir ana karakter ile Wright, müziği filmin içerisine öyle güzel entegre ediyor ki, anın modunu belirleyen bir etkene dönüşüyor. Sanki direksiyonu Baby değil, müzik döndürüyor. RHCP’den Flea’nın ufak bir rolle karşımıza çıkması dahi müzik ile bağının işareti.

Filmin en zayıf halkası romantik hikayesi olsa da, bunda Cindrella’nın pek suçu yok. Kaybedecek bir şey kalmayan Debora (Lily James) ile Baby arasındakilere inanmak kolay olsa da, aksiyonlar arasında buradaki hikayeyi geliştirecek pek vakit bulamıyor Wright. Debora bu noktada Baby’nin annesine benzemesinden ve güzel sesinden öte olmayan bir hikaye öğesine dönüşüyor. Romantik sosu olmasa, şu an olduğu türler karması tadı olamayacağı için, hoş görülebilir bir zayıflık bu. Filmin sonu da bu eksik romantizmi pekiştirmeye çalışır tadda, keskin filme marshmellow tadında kalıyor. 

Hep bambaşka türleri yepyeni, cool ve eğlenceli bir tarzda ele almayı başaran Edgar Wright’ın yazdığı ve yönettiği film kesinlikle bir doruk noktası. Yılın en cool, en eğlenceli, en aksiyonlu ve bunlara rağmen altın kalpli filmi Baby Driver. Müzikleri ile uzun süre etkisinden çıkamayacaksınız.

SaveSave

SaveSave

SaveSave

Begin Again

Müzikleri ve doğallığıyla hayran bırakan Once ile hayatımıza giren İrlanda’lı yönetmen John Carney’nin Hollywood filmi Begin Again. Yine farklı aşk hikayelerinde kalbi kırılmış iki karakterin yolculuğunu ele alıyor. Bir ayrılık ile baş etmeye çalışan şarkı sözü yazarı Gretta ile hem aile hem de iş hayatında dibe vurmuş müzik yapımcısı Dan’i müzik aşkları bir araya getiriyor. Gerisi John Carney büyüsü. New York sokaklarında şehrin ruhunu da şarkılara katan kayıtlar yapmaya başlayan ikilinin arasında kelimeler ile tanımlanamayacak bir bağ oluşuyor. Carney kalıpların dışında bir müzik ve aşk hikayesi izletirken, tüm yolu yine muhteşem şarkılar ile bezemiş, bu iki kırık kalpten bir New York masalı yaratmış.

Büyük yıldızlar yer almasına rağmen film Once‘ta tadı damağımızda kalan doğallığı yakalamayı başarıyor. Her ne kadar Carney, son dönemdeki röportajlarında bir daha modeller ile çalışmak istemediğini ve Kiera Knightley’i yeterince inandırıcı bulmadığını söylese de, bence Knightley ile Mark Buffalo arasındaki kimya çok iyi. Yine de bu ikili arasından Buffalo’nun çok daha derin bir karakter yarattığını ve seyirciyi yakaladığını söylemek gerekli. Filmde yan rollerde tanıdık yüzler var. O dönemde henüz carpool karaoke’leri ile alıp başını yürümemiş bir James Corden, Gretta’nın eski sevgilisi olarak Maroon 5’ın vokalisti Adam Levine ve The Voice jürilerinden CeeLo Green yer alıyor. James Corden’den bekleyebileceğim bir performans vardı ancak açıkçası beni Adam Levine’ın rolün altından kalkması şaşırttı. Sonlardaki o sakalın gerçekten kasıtlı olarak o kadar kötü olduğunu umuyorum.mark-ruffalo-and-keira-knightley

Film Lost Stars ile Orijinal Şarkı dalında Oscar adaylığı almıştı, ki benim gönlüm ödülü de almasından yanaydı ama Selma’nın Glory’sine kaptırmıştı. Yine de bu, filmin şarkılarını günlerce dinlemeyeceğiniz anlamına gelmiyor. Hemen hepsinde Gregg Alexander’ın imzası var ama James Corden’in söylediği tüm şarkıları kendisinin yazdığını söyleyip, hakkını teslim edeyim. Bu gizli müzikalde orijinal şarkılar dışında da müzik kullanımı muhteşem. Müzisyen ruhunu film aşkı ile birleştiren yönetmenin sıradan olmayan, doğal ve iyi hissettiren filmlerine kapım hep açık. Tanışmayanlara da mutlaka öneririm.


 

Yozgat Blues

Blogda ilk defa bir Türk filmi yazıyor olabilirim.

Çok fazla Türk filmi izlediğimi ya da izleyebildiğimi söyleyemeyeceğim. Bu biraz da sinemaya çok fazla gidemiyor ve çoğu filmi evde izliyor olmam, Türk filmlerini desteklemek amacıyla da vizyonda iken görmek istemem ile alakalı. Ama bu plan çok başarılı sonuç vermiyor ve sonunda yılın önemli filmlerini dahi izleyememiş oluyorum.

Bu yılın ilki 32. İstanbul Film Festivali’nde izlediğim Yozgat Blues oldu. Hüzünlü bir gülümseme gibi bir film. İzleyiciyi güldürmeye çalışmazken, zorlamazken dahi kahkaha attırabiliyor, genelinde ise derin derin iç çekmeye neden oluyor.

Filmdeki 4 oyuncu da harika ama en çok başrol oyuncusu, Yavuz karakteriyle sessiz ve sakin bir şekilde tüm duygularını bize yaşatmayı başaran Ercan Kesal öne çıkıyor. Zorlamadan o kadar çok şey anlatıyor ki, etkilenmemek imkansız. Filmin başrolünü paylaşan, My Marlon and Brando’dan tanıdığımız sevgili Ayşe Damacı da ondan aşağı kalmıyor, karakterinin arayış halini çok güzel bürünüyor. Kadın kuaförü olmak isteyen ama kendisine inanacak biri olmayan berberi oynayan Tansu Biçer ve taşra enteli Nadir Sarıbacak ta övgüyü hak ediyor. Karakterler o kadar gerçekçi, o kadar gerçek hayat hüznüyle sarmalanmış ama bir o kadar da mizahi ki, senaryonun ve kurgunun kalitesi her sahnede kendisini gösteriyor.

Film boyunca tek bir şarkıyı defalarca duyuyoruz Fransızca şarkılar söylemek için Yozgat’a dek giden ikiliden, bu hem melankolik hem de ironik bir tat katmış filme. Şarkının filmin sonunda günlerce aklınızda kalması işten değil. Çoğu sahnenin görüntü yönetimi ve verdiği hisler o kadar iyi ki, beklemediğim kadar etkilenmiş olarak çıkmama neden oldular filmden. En akılda kalıcı olanlar;

Açılışta bir AVM’de Fransızca şarkılar söyleyen Yavuz,

Yürek burkan Neşe’nin yeni tabakları fark ettiği sahne,

Yavuz bey’den çay yapma teknikleri,

Odaya giderken ışıkların tek tek açılması (bundan sonra otomatik ışıklarda kendini hatırlatacak bir sahne),

Yavuz’un Neşe’nin evlilik haberine aşırı sevinci,

Final sahnesi.

İlk filmi Uzak İhtimal’i çok merak edip bir türlü izleyemediğim yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun alacağını düşündüğüm tüm tebrikleri hak ediyor, en çok da senaryo açısından. Gönlüm aynı zamanda Ercan Kesal’ın bu mütevazı ama müthiş performansının ödüllerle donatılmasından yana, henüz diğer filmleri izlemesem de, bunun ödüllük bir performans olduğu kesin.

Film ile ilgili Mahmut Fazıl Coşkun’un Ekşi Sinema’daki röportajı için buraya

Film vizyonda hak ettiği ilgiyi görmez muhtemelen ama, görülesi, kaliteli Türk filmlerinden.

Her gün ekranda gördüğünüz popüler ünlüler oynamasa da, güzel bir iş var inanın ki, siz atlamayın, izleyin.

Once

Dün gece uykudan gözlerim kapanmakta iken izlemeye başladığım bu filmi bitirmeden uyuyamadım resmen. Müzik terapisi oldu bana ve huzurla uyudum sonrasında.

Film bir sokak sanatçısı ve babasının yanında süpürge tamirciliği yapan ana karakterimizle açılıyor. Gündüzleri para toplamak için herkesin bildiği şarkıları çalarken, geceleri kimse dinlemezken kendi parçalarını çalıyor. Bu parçalardan birini duyan kızımız ise çok güzel olduklarını, dinlemek istediğini söylüyor. Hikayemiz bu şekilde başlıyor…

Birbirlerini, müziklerini tanıyan bu ikili, aynı zamanda kendi iç dünyalarına da bakmaya başlıyorlar bu güzel müzik macerasında. Kendilerinde kaçtıkları şeylerle yüzleşiyor, dönüp kendilerine bakıyorlar, kaybettiklerine, kaybetmek istemediklerine, yapmak istediklerine, eski aşklarına. Birbirlerine güç veriyorlar, yanlışlıklarını paylaşırken bundan güç alıp, yollarına devam edebiliyorlar.

Film o kadar doğal ki, sanki gerçek hayatta bir el kamerasıyla çekmişsiniz hissi veriyor. Bana biraz da çok sevdiğim No One Knows About Persian Cats’i anımsattı o açıdan, sempatimi kazandı. Bir o kadar da doğal oyunculukları ile iki muhteşem müzisyen Glen Hansard ve Markéta Irglová’nın karakterleri hikayenin gerçek olmayışına şaşırtacak kadar güzel. Bir daha oyunculuk yapmayı düşünmediklerini ve müziğe yoğunlaşacaklarını söylemişler, bu üzücü ama onları dinleyebilecek olmak güzel 🙂 Markéta Irglová’nın bir solo albümü de var Anar adında, müzik zevkine güvendiğim dostlardan olan Ömürden’in inceleme yazısı için buraya.

Film bittikten sonra Once soundtrack albümüne baştan sona takılmamanız olası değil, filmin Falling Slowly şarkısı 2008 En İyi Orjinal Şarkı ödülünü kapmıştı Akademi Ödülleri’nde ama benim favorim “When Your Minds Made Up” oldu 🙂 İzleyin, izletin, çok seveceksiniz.