Rock’n Roll

En sevdiğim romantik komedilerden biri olan akıl dışı aşk hikayesi Jeux d’Enfants‘ın başrolleri Guillaume Canet ve Marion Cotillard, uzun zamandır gerçek hayatta da birlikte olan oyuncular. Hatta son dönemde Brangelina boşanmasının ortasında kaldıkları için manşetlerden inmediler. Cotillard Hollywood ve Oscar ödülcüğü sayesinde tüm dünyada tanınan bir oyuncu haline gelirken Canet yönetmenlik yolunda ilerlemekte. Tell No One ile En İyi Yönetmen Ceaser’ını alan Fransız oyuncu bu defa kendisi üzerinden sinema sektörünü hicvettiği bir mockumentary (sahte belgesel) ile karşımızda, hem de sevgilisi ile birlikte.

Kendisinin karikatürize bir halini oynayan 43 yaşındaki Canet’e birlikte rol aldığı bir aktrisin artık Rock’n Roll olmadığı ve genç kadınlar tarafından arzulanmadığını söylemesi üzerine girdiği bunalım, onu düzenli aile hayatını ve uzun süredir birlikte olduğu Marion ile olan ilişkisini gözden geçirmeye itiyor. Orta yaş bunalımının dehlizlerinde hala Rock’n Roll olduğunu kanıtlamak için giderek kendini kaybeden oyuncuya rol alacağı Xavier Dolan filminde (It’s Only the End of the World) kullanacağı Kanada aksanı ile kafayı bozmuş Cotillard da pek yardımcı olmuyor ve ipin ucu iyice kaçıyor.

Filmin ilhamı gerçekten Canet’e bir röportajda benzer şeylerin söylenmesinden gelmiş. Gerçekte de fazla iyi bir imajı olan aktör kendisinin bu abartılı versiyonunda hiç acımadan kariyerini, ilişkisini, hobilerini ve aile babası hallerini iğneler ile delik deşik etmiş. Sanat sinemasından menajerlere, sinemanın gençlik aşkından eski rock yıldızlarına kimse bu hicivlerden sağ kurtulamıyor. Yetmezmiş gibi Marion Cotillard’ın da kendisi ile dalga geçen işine aşırı bağlı, fasülye yetiştiricisi, ödül canavarı versiyonu da son darbeleri vuruyor. Bu elini korkak alıştırmayan komedi, beni ve tüm salonu 2 saat boyunca etkisi altında tutmayı ve kahkahalara boğmayı başardı. En büyük etken içerisindeki samimiyet. Uzun zamandır sinema sektöründe olan oyuncu o kadar kendi oyun alanından bir hikaye anlatıyor ki, gerçek annesini ve babasını oynatacak kadar kartlarını açık oynuyor. 15 dakika fazla olan ikinci yarısında hızını kaybetse de sıkmıyor. Belki ikinci yarıdaki fiziksel komedi ile daha kurallarına uygun oynadığı için de etkisini kaybetmiş olabilir.

Filmin senaryosunu Rodolphe Lauga ve Philippe Lefebvre ile birlikte yazan yönetmen Canet, kariyerinde çok daha ciddi roller ile tanınmasına rağmen müthiş bir komedyenmiş meğer. Gülme garantili zeki komedisi, 2 saatin hakkını veriyor, festivalde yakalayamasanız da listelere alınsın!

Two Days, One Night

Geçirdiği depresyon sonrası işine dönecek olan Sandra, dönüşü öncesinde iş arkadaşlarından prim ve Sandra’nın işi arasında seçim yapmaları istendiğini ve sadece 2 kişinin Sandra için oy kullandığını öğrenir. İşine dönebilmesi için pazartesi tekrar bir oylama yapılabilmesi şansını yakalar ancak pazartesi gününe dek iş arkadaşlarını primlerinden vazgeçip onun için oy kullanmaya ikna etmesi gerekir.

95 dakika süren bir mücadele Two Days, One Night. Ancak Sandra’nın mücadelesi yalnızca iş arkadaşları ile değil, kocası, çocukları, hayatı, en çok da kendisiyle. Geçirdiği depresyonun etkilerini hala atamamış üzerinden ve aslında mutsuz bir kadın. Maddi zorunluluklar nedeniyle kendisini ilaca boğarak iyileştiğini iddia edip, işini geri kazanmaya çalışıyor. Her ne kadar ilk başta kocasının zoru ile olsa da aslında hayatını geri kazanmanın mücadelesi bu Sandra için. Herkesin farklı motivasyonları olan, hem haklı hem de haksız olduğu bir hikaye bu, güzelliği de burada zaten. Sade ve etkileyici bir hikaye olmasını, karakterlerinin gri tonlarından alıyor. Sandra’ya destek olmaya kalkan kocasını sert bir dille azarladıktan sonra Sandra’ya dönüp bir şey içmek isteyip istemediğini sormak gibi, çok insanca ve gerçek tepkileri olan karakterlerle dolu. Yine de Marion Cotillard’ın müthiş oyunculuğu ile kendinizi Sandra’nın yerine koymadan edemiyorsunuz, seyirciyi avucuna alıyor resmen.

Two Days One Night Hug Scene

Cotillard en sevdiğim kadın oyunculardan biri, ki bunu The Dark Knight Rises’daki meşhur Türk filmlerinden fırlama sahnesine rağmen hala söyleyebiliyorum. La Mome ile Oscar’ı kucakladığında kendim almış gibi sevinmiş, zıplayıp hoplamıştım sabaha karşı saatlerde. Cotillard’ın güzel ve sorunlu kadınları çok iyi oynadığını biliyoruz ancak bu defa çok daha derine gitmiş Sandra ile. Dışarıdan hiç bir problemi olmayan, çok normal bir kadının iç dünyasını yansıtıyor tüm gerçekliğiyle. O kadar doğal bir dönüşüm geçirmiş ki, ev arkadaşım ilk bakışta tanıyamadı bile. İlk tahminlerde yer almasa da Avrupa Film Ödülleri’nden ve bazı kritik gruplarından En İyi Kadın Oyuncu ödülü alarak ödül sezonunda bir adım daha öne çıktı. Bu destek Oscar’larda adaylığa kadar varır mı bilemiyorum ama yılın en iyi oyunculuklarından biri olduğu kesin.

Daha fazla söylenecek bir şey yok, sade ama etkileyici bir seyirlik Two Days, One Night. Düşündürücü, akılda kalıcı ve dokunmayı başaran. İzlemeli, izletmeli.

Inception

Bu filmi anlatmaya nasıl başlayacağımı bilemiyorum açıkçası. Ve nasıl bitirmeyi başaracağımı da.

Filmin yönetmeninin Christopher Nolan olması heyecanlandırmaya yetmişti. Bunun üzerine yaz yaz bitmeyen sağlam oyuncu kadrosuysa filmin tadını tamamlayan baharat çeşnisi olmuş açıkçası.

Leonardo Di Caprio’ya söyleyecek lafım tükenmiş durumda çünkü beni her filmde biraz daha inandırıyor oyunculuğuna. Bundan sonra ilk izleyeceğim film sinemada gidemediğim Shutter Island olacak. Bu filmde herkes muhteşem olsa da benim ilgimi çeken Juno’da bayıldığım Ellen Page’in varlığı ve kesinlikle favori bayan oyuncum olma yolunda ilerleyen Marion Cotillard oldu. Jeux d’Enfants filminden beri yakın takibindeyim ve her defasında beni hayran bırakıyor.

Filmden çıktığımda beklediğim yumruk etkisini yaşamadım, daha çok beni düşünceler alemine sürükledi diyebilirim. Tam olarak oldukça küçükken izlememe rağmen hayran kalmış olduğum Memento ve çok geç izleme hatası yaptığım The Dark Knight’taki gibi (Prestige’i halen izlemediğimi de burada itiraf ediyorum). Gerçek ve düş arasındaki sınırı uyandığı ilk anlarda genellikle çizemeyen ve çok fazla rüya gören biri olduğum için, sorgulanacak çok şey geçmiş oldu film sonrasında elime.

Rüyalarımı manipule edip, uyanıp tekrar uyumak suretiyle onları değiştirmeye çalışırım çoğu zaman. Fakat buna rağmen çoğu rüyamın beğenmediğim ilk sonu daha çok yer eder bende, değiştirdiğim yeni versiyonundan ziyade. Bu nedenle rüyalarımızın sadece bilinçaltı yansıması mı olduğu yoksa bizim de rüyalardan etkilenip etkilenmediğimiz düşünceleri aklımı kurcalıyor. Kanımca “Başlangıç”ın gerçek olma şansı var. Rüyalarımızdan etkilenip, hayatımızda değişiklikler yapıyor olabiliriz. Fakat o kadar yumurta-tavuk problemi ki bu durum, ne kadar düşünsem, kesin bir şey söyleyemiyorum. Rüyalar, kaçışımız, korkumuz, rahatladığımız ve kendimizle karşılaştığımız yerler. Biraz daha fazla hatırlayıp, biraz daha içlerine girebilmek isterdim bu sınırı olmayan dünyaların. Bu kadar rüyaların ruhunu anlayan, oraya sakladığımız aşklarımızı, nefretlerimizi, hislerimizi bunca aksiyona rağmen hiç ıskalamadan derin derin anlatabilen bir film olması sayesinde, eksik bulamıyorum. Sadece rüyalara ve Christopher Nolan’ın anlatım gücüne biraz daha hayran oluyorum.

Sonu ise, tam bir şaheserdi. Ben ne kadar optimist olsam da, çelişkilerle boğuştum kapanıştaki depresif müzik nedeniyle. Saatlerce yorum yapılabilecek nitelikte, sadece ne hissettiğinizle sizi memnun edecek çözümü bulabileceğinize inanıyorum. Benim sonum mu? Bana kalsın 🙂

Aksiyon sahneleri zaten aklımı başımdan aldı, buna rağmen bu kadar dolu, bu kadar derin bir film… Öncelikle uzun süredir takip ettiğim için inanılmaz büyük bir beklentiyle gittim filme. Vizyona girdikten 2 hafta sonra gittiğim için de beklentim ve sabırsızlığım artmıştı. Buna rağmen beklentilerimin üzerindeydi film. Hayran kaldım, ve puan kıracak bahane bulamadım, aramak da istemedim.

Ne yazdım ama! Daha da yazasım var ama! Neyse 🙂