Rebel in the Rye

Kolaya kaçan adı ile kendisini belli etse de, Rebel in the Rye, Çavdar Tarlasındaki Asi, Çavdar Tarlasındaki Çocuklar (Catcher in the Rye) romanının yazarı J.D. Salinger biyografisi. Filmekimi programıma uyunca izlemeden edemedim.

Önce itiraflar ile başlayalım. Çavdar Tarlasındaki Çocuklar’ı okuduğumda Holden’dan nefret ettim. Tüm tepkilerine ve hayattan neden nefret ettiğini anlasam hatta katılsam da, neden romanın bu kadar önemli olduğunu bilsem de sevemedim. Bunun en temel nedeninin tepkili 10’lu yaşlarımın sonunda değil, mutlu 20’li yaşlarımın sonunda okumuş olmama veriyorum. Bu bile, umursamazca kendisi olabilen karaktere ve onun orijinallik seviyesi nedeniyle yazara saygı duymama engel olamadı. Kişisel önyargılarımı aradan çıkardığımıza göre, Rebel in the Rye’a gelebiliriz.

Rebel in the Rye – Çavdar Tarlasındaki Asi: Kolaya Kaçmak

Çavdar Tarlasındaki Asi, NYU’dan atılmış ve yazarlık okumak için Columbia Üniversitesi’ne girmek üzere olan genç J.D. Salinger (Nicholas Hoult) ile yapıyor açılışı. Ünlü oyun yazarı Eugene O’Neill’in kızı Oona’yı etkilemeye uğraşan yazar-olmaya-çalışan J.D. yaşının da etkisi ile kendisine güvenin tepesinde iken ona mentörluk yapacak hocası Whit Burnett (Kevin Spacey) ile karşılaşıyor. Kısa öykülerden romana ve hatta Holden’a doğru giden yolunda İkinci Dünya Savaşı keskin bir etki yapıyor. Gilmore Girls’ün Doyle’u Danny Strong‘un yazıp yönettiği film, inzivaya çekilen ve yazdıklarını yayınlamayı kesen efsanevi yazarın hikayesine hakkını veremiyor. Ki bu sözlerin, pek de sempatisi olmayan birinden geldiğini hatırlatmak istiyorum.

Çavdar Tarlasındaki Asi

Rebel in the Rye – Çavdar Tarlasındaki Asi: Klişeleri Arka Arkaya Dizsek Film Olur Mu?

Hakkını verememekten kastım, yazarın hayatını çarpıtması değil. Oona gibi belli başlı olaylar dışında konuya çok hakim değilim doğru söylemek gerekirse. Sıkıcı ve sahte şeylere tepkili bir dahiye en yakışmayacak seviyede vasat olması. Her türlü biyografi klişesi ile bezeli, Holden’ın aslında J.D. olduğunu anlaması için babasına söyletmesi gerektiğini düşünen derecede seyirciyi aptal yerine koyan bir ortalamalık senfonisi. Kitabı okuyan milyonlar bunu anlamamışcasına. Yazmakta problem yaşayan yazarın kalem fırlatması, asla gerçek bir derinliğe ve anlama ulaşmayan İkinci Dünya Savaşı sahneleri, yolda bir hayran ile karşılaştı diye evine giremiyor muameleleri derken Holden’ın kesinlikle sahte olmakla suçlayacağı sahnelerle bezeli.

Senaryonun ve yönetmenlik seviyesinin vasatlığını göz önünde bulundurunca, suçu oyunculardan alasım geliyor. Nicholas Hoult, Warm Bodies ile kalbimi kazanmışlığının, Kevin Spacey ise bunca yıllık hatırın etkisi ile filme vereceğim sınırlı puanların en haklı sahipleri. Kevin Spacey’in ekstra bir çaba sarf ettiğini düşünmesem de, ne yapsa rol çalabilen bir hali var. İyi filmler seçmesine güvendiğim oyuncunun yazarla olan duygusal bir bağdan bu filmde olduğunu düşünmek istiyorum. Hoult ise bence elinden geleni yapıyor, yetiyor mu tabii hayır. Başka bir yönetmen ile parlar mıydı acaba diye düşünmeden de edemiyor insan.

Neyse ki Rebel in the Rye, benim için tamamen vakit kaybı olmadı. Öyle bir noktada çıktım ki filmden, sanırım yazara haksızlık ettim düşünceleri içerisindeyim. Belki Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı tekrar okurum ya da başka bir kitabına şans veririm. Filmin beklentilerimi karşılamamış olmasından izlenemez bir film olduğu algısına kapılmayın, akıcılık konusunda problemi yok, güzel bir seyirlik sağlıyor. İzlemeyi düşünen sevenleri büyük beklentilere girmez ise salondan memnun olarak ayrılacaktır.

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

Baby Driver

Fragmanı ile heyecanlandıran Baby Driver, vizyondaki adıyla Tam Gaz, kadrosunun zenginliği ile göz kamaştırıyor. Bu kadar fazla starın bir arada olduğu bazı filmlerde en yetkin yönetmenler bile başarısız sonuçlarla karşımıza çıkabiliyor.  Bu defa sonuç şaşırtıcı derecede iyi! Baby Driver, bu yazın en iyi aksiyon filmi olabilir.

Baby takma adlı bir kaçış sürücüsünü oynayan Fault in Our Stars yıldızı Ansel Elgort, yıllar önce işlediği bir suç nedeniyle mafya babası Doc‘a (pek yerinde bir tercihle Kevin Spacey) borçlanmış. Baby, borcunu ödemek için çalışmaya devam ederken, aşkla da tanışıyor.

Baby Driver

Baby Driver: Hem Hikaye Hem Aksiyon Tam Gaz

Fast & Furious yıllarında yaşamış olmaktan ötürü bu tarz filmlere içi boş eğlence gözüyle bakma eğilimindeyim. Arabalara bir düşkünlüğüm de olmayınca, pek yanaşmıyorum bu tarz filmlere. Ryan Gosling‘in çok sınırda bir performans verdiği Driver‘ı başka bir kategoriye koyuyorum tabii. Edgar Wright bu önyargımı yerle bir ederken Driver kadar da karanlık olmayan, her dakikasında seyirciyi içine çeken bir film yaratmış. Aksiyonun az olduğu gibi çıkarım yapmayın, aksiyon ve heyecan son seviyede. Özellikle açılış araba kaçış sahnesi uzun zamandır izlediğim en tatlı aksiyon sahnesiydi. Suyunu çıkarmadan, gerçekçiliğini tüm Hollywood klişelerinin altına gömmeden göz alıcı bir aksiyon sahnesi yapmanın hala mümkün olduğunu gösteriyor. 3 yıl önce Kingsman: The Secret Service ile Matthew Vaughn‘un ajan filmlerine yaptığını yaparak çok kullanılmış bir hikayeden yepyeni hissettiren, aşırı cool bir film çıkarıyor izleyicinin karşısına. Senaryo o kadar detaylı ve dolu dolu ki, film arasına kadar ortalama bir Hollywood filmine yetecek kadar malzeme var. Oysa heyecan, bu noktada başlıyor. Türün efsanelerine göndermeler yapmadan duramıyor Wright, Goodfellas’tan Bonnie and Clyde’a, nereden geldiğini ve hangi türle dans etmekte olduğunu çok iyi biliyor. 

Baby Driver

Yıldız Kadro

Adına uygun bebek suratlı Ansel Elgort, gerektiğinde cool, gerektiğinde utangaç ve sevimli olabiliyor, karakter için nokta atışı olmuş. Karakterinin yumuşak noktalarını koruyucu babası yoluyla ve annesinin hikayesi ile ortaya çıkartıyor. Kevin Spacey için bir şey demeye gerek yok. Ne kadar iyi bir acımasız olabildiğini House of Cards izleyen herkes biliyor. Filmin renkli karakterleri usta hırsızlar Buddy (Nam-ı diğer Don Draper Jon Hamm),  Bats (Jamie Foxx) ve Darling (Eiza González) yerli yerinde seçimler. Hem Jon Hamm hem de Jamie Foxx çok karizmatik gangster olmuşlar. Her bir yan karakteri başarılı şekilde seyirciye tanıtması filmin ikinci yarısının etkisini arttırıyor. Hepsi tekinsiz, bir grup suçlunun içerisinde Baby, insanlara en az zararı verecek şekilde iyi olduğu işi yapıyor. İyi demek pek yeterli değil Baby’ye, Doc’un deyişi ile direksiyonun başında bir şeytana dönüşüyor. Sürekli müzik dinleyen bir ana karakter ile Wright, müziği filmin içerisine öyle güzel entegre ediyor ki, anın modunu belirleyen bir etkene dönüşüyor. Sanki direksiyonu Baby değil, müzik döndürüyor. RHCP’den Flea’nın ufak bir rolle karşımıza çıkması dahi müzik ile bağının işareti.

Filmin en zayıf halkası romantik hikayesi olsa da, bunda Cindrella’nın pek suçu yok. Kaybedecek bir şey kalmayan Debora (Lily James) ile Baby arasındakilere inanmak kolay olsa da, aksiyonlar arasında buradaki hikayeyi geliştirecek pek vakit bulamıyor Wright. Debora bu noktada Baby’nin annesine benzemesinden ve güzel sesinden öte olmayan bir hikaye öğesine dönüşüyor. Romantik sosu olmasa, şu an olduğu türler karması tadı olamayacağı için, hoş görülebilir bir zayıflık bu. Filmin sonu da bu eksik romantizmi pekiştirmeye çalışır tadda, keskin filme marshmellow tadında kalıyor. 

Hep bambaşka türleri yepyeni, cool ve eğlenceli bir tarzda ele almayı başaran Edgar Wright’ın yazdığı ve yönettiği film kesinlikle bir doruk noktası. Yılın en cool, en eğlenceli, en aksiyonlu ve bunlara rağmen altın kalpli filmi Baby Driver. Müzikleri ile uzun süre etkisinden çıkamayacaksınız.

SaveSave

SaveSave

SaveSave

[Fragman] Baby Driver

Aksiyon ve komediyi harika harmanlayan Edgar Wright’ın yeni filmi Baby Driver, kadrosuyla iştah kabartıyor. Bir mafya babasına çalışmak zorunda kalan Baby’nin giderek sarpa saran durumdan kendisini kurtarmaya çalışmasını anlatıyor. Ansel Elgort’un başrolde oynadığı filmde Elgort’a Cindrella Lily James ile Jamie Foxx eşlik ediyor. Yetmezmiş gibi House of Cards ile en sevdiğimiz psikopatlar listesine bir karakter daha katan Kevin Spacey, çok “bad-ass” görünen bir Jon Hamm de fragmanda dikkat çekiyor. Genelde böyle fazla şaşalı kadrolar gördüğümde ürker, beklentilerimi düşürürüm ama Wright’a güveniyorum. 25 Ağustos’ta vizyona girecek filmi bir kenara kaydedelim, yazımızı şenlendirecek gibi. Tamam mı? Tamam.