Dunkirk

The Dark Knight, Inception gibi filmlerin yönetmeni Christopher Nolan söz konusu olunca yeni filmini büyük beklentiler ve nefesimizi tutarak beklememek mümkün olmuyor. Son filmi Dunkirk konusu ve tonu ile daha önceki filmlerinden farklı görünen bir İkinci Dünya Savaşı filmi olunca ve çoğu eleştirmenden tam not alınca merakımız da iyice artmıştı.

Dunkirk: Erkekliğin % Kaçı Kaçmaktı?

Nolan’ın son alameti İkinci Dünya Savaşı’nın önemli ve kritik olaylarından biri olan Dunkirk’ü anlatıyor. Fransız ve İngiliz orduları Dunkirk’te Hitler’in ordusu tarafından köşeye sıkıştırılıyor. Sahilden kaçmaktan başka çaresi kalmayan ordular Alman uçakları tarafından bombalanmaya devam ediyor. Nolan karadaki askerlerin 1 haftası, denizdekilerin 1 günü ve hava kuvvetlerinin 1 saati üzerinden bu sıkışmışlığı farklı pencerelerden anlatıyor. Bu üç hikayenin bulmaca hisli zaman atlamalı kurgusundan Dunkirk’ün portresini çıkartıyor.

Saving Pirate Ryan‘ın Omaha sahilindeki kaosu gibi gerçekçi sahneler ile açılan film, Atonement‘in Dunkirk’ündeki cümbüş ve karmaşa yerine sıkışmışlık hissini merkeze alıyor. Ölüm sessizliği kaplamış kentin boş sokaklarından, korkunun hakim olduğu bir sahile geçen bir açılış yapıyor. Komutanların ve sahilden evine dönmeye çalışan askerlerin çaresizliğini anlatma konusunda problem yaşamıyor. Hans Zimmer‘in saat sesleri ile zenginleştirdiği müzikleri de seyircide gerilimi yüksek tutmasına yardımcı oluyor. Insomnia‘da zaman algısını yitiren dedektiften Inception‘da rüyalar içerisinde zamanı yönetmeye çalışan ekibe Nolan‘ın filmlerinde oynamayı en sevdiği öğelerden biri zaman. 3 farklı zaman algısına sahip başrolü olmayan filmde zaman en önemli oyuncuya dönüşüyor. Üç parçayı doğru noktalardan birleştirmek de seyirciye düşüyor.

Dunkirk Portesi

Gerilim konusunda jilet gibi bir iş çıkaran Christopher Nolan, karakter gelişimi konusunda aynı yönde ilerlememiş. Bir karakter üzerinden hikayeyi anlatmak ve seyircide duygusal bir bağ yaratmak yerine tüm karakterlere belirli bir mesafeden yaklaştığı bir tercih söz konusu. Popüler sinemanın mihenk taşı bir yönetmen için sanat sinemasına yakın riskli bir tercih olduğu için saygıyı hak ediyor. Sinema seyricisinde tepki yaratabilecek, kimilerinin filme uzak kalmasına neden olabilecek bir tercih yapmasının vakti gelmişti diye düşünüyorum. Duygu sömürüsünden çok uzak noktada seyreden film bu anlamda benzerlerinden de çok farklılaşıyor. Ton olarak bana en çok 2015 yapımı travmatik Son of Saul’u hatırlatıyor.

Dunkirk 2017 Kenneth Branagh

Herkesin Hikayesi

Geçmişi hakkında çok az şey bildiğimiz üç hikayenin kahramanlarından karada hayatını kurtarmaya çalışan Tommy’nin Gibson ile konuşmadan kurduğu kaos dostluğu aslında filmin kısa bir özeti gibi. Nolan, Dunkirk’te olmanın ne demek olduğunu bize anlatmak değil, hissettirmek istiyor. Karakterlerin öncesi ve sonrasının olmamasını da biraz herhangi biri olma hissiyatı yaratmak için kullandığını belli ediyor. Kahramanca bir film değil Dunkirk, her birimiz orada olabilirdik teması Kenneth Branagh’ın Komutan Bolton’u hariç her bir karaktere işlemiş gibi. Yeni bir yüz olan Fionn Whitehead bu kadar az replik ile rolünün altından çok iyi kalkıyor. Filmde yer alması ciddi kuşkulara yol açan One Direction üyesi Harry Styles’a da diyeceğim pek kötü bir şey yok. Filmin ihtiyacından fazla karizması olması dışında hiç bir uyumsuzluk hissi yaratmıyor Styles, oyunculuk kariyeri hayırlı olsun. Filmi yine gözleriyle oynayan Tom Hardy havadaki heyecanı ayakta tutarken belki en çok parlayan Mark Rylance olmuş. Bridge of Spies ile tüm gözleri üzerine çeken oyuncu ikilemleri ve geçmişi ile en fazla tanıdığımız ve bağlandığımız karakter. Filmde diğerlerine göre biraz daha yer edecek sizde.

Fransızların Dunkirk varlığını neredeyse silmiş olması ve seyircinin uçaklar dışında Alman görmeden ilerlemesi filmin bir diğer tercihi ve bence sorunu. Dunkirk’ü iyi bilmeyen seyirciler için hikayeye hızlı atlıyor, tek milletin hikayesine dönüştürüyor. Bu handikapı yarattığı ortam ile aşsa da neden Alman’ların saldırmaya devam etmediği sorusu havada kalıyor. Özdeşleşmenin düşük olduğu filmin motivasyonunu da azaltıyor bu tercihler.

Akademi de Nolan’ı Görecek Mi?

Interstellar’da olduğu kadar muhteşem bir iş çıkartan Hoyte Van Hoytema’nın elinde şahesere dönüşen filmi mutlaka IMAX’te izlemenizi öneriyorum. 15/75mm IMAX kamerası ve Super Panavision 65mm ile çekilen filmin gerçekçiliğini ve muhteşem görselliğini buna bağlayabiliriz. Usta Zimmer müziklerde kullandığı geri sayım sesi konusunda çok iyi bir iş yapmış olmasına rağmen bazı noktalarda saat sesi filmden çıkartacak ve rahatsız edecek kadar yüksekti.

Nolan’ın belki de en büyük düşmanı yine kendisi. Beklentilerin bu kadar yüksek olması yönetmenin aldığı riski de büyütüyor. Bu nedenle farklı seçimlerinin seyircileri bölmesini doğal karşılamak gerek. Seyirci tarafında popüler ama Oscar’da aradığını bulamayan yönetmenin Dunkirk ile şansının yüksek olduğunu da atlamadan geçmeyelim. Hem gerçek ve tarihi bir olayı konu etmesi hem de cesur tercihleri ile bir nevi Akademi’ye göz kırpan filmi şimdiden tahmin listelerine eklemek gerek. Bakalım bu sene Nolan’ın senesi olabilecek mi?

SaveSaveSaveSaveSaveSave

The Lone Ranger

Yerden yere vurulmasına anlam veremediğim bir film The Lone Ranger. Bunun iki sebebi olabilir, yeni bir Karayip Korsanları beklentisi ile izlemedim, bir de The Lone Ranger’ın aslı nasıldır, nasıl bir uyarlama, hiç bir fikrim yok. Bu yaklaşım ile izleyeceklere onları nelerin beklediğini anlatabilirim ama.

Bir çizgi roman olan The Lone Ranger’ın doğuşunu dinliyoruz hikayenin kahramanlarından olan Tonto’dan. Maske takmak için fazla yakışıklı olan Armie Hammer’ın oynadığı kanuna ölesiye bağlı savcı John Reid, adaletsiz dünya ile yüzleşip, gerçek adalet adına kanun dışı bir kahramana dönüşüyor. Bu macerayı bize anlatan yol arkadaşı egzantrik kızılderili Tonto’yu ise Johnny Depp oyunuyor. İster istemez Jack Sparrow esintileri taşıyan Tonto sonrası Johnny Depp’i gerçekten aşırı egzantrik olmayan bir karakterde görmek istediğimi hissettim. Bu filmi kötü etkilemiyor elbet, filme komedi malzemesi sağlayan yine kendisi olmuş.

Lone-Ranger-Sunday-movie

Çok uzun uzun laflar etmeyeceğim, film tam bir kafa dağıtmalık. En büyük sorunu, süresinin gerçekten uzun olması. Aksiyon sahnelerini seven Gore Verbinski elini korkak alıştırmamış bu konuda. The Pirates of the Carribbean ile ustalığını kanıtlamış olan yönetmen, daha önce de birlikte çalıştığı Hans Zimmer’in müziklerinin de katkısı ile tempoyu hep yüksek tutuyor. Kimin kötü olduğu ilk dakikalarda belli olsa da, sonunun ne olacağını bilseniz de, bu keyifli vakit geçirmeyeceğiniz anlamına gelmiyor. Prodüksiyon kalitesi açısından da güzel bir seyirlik sağlıyor, oldukça yüksek bütçeli bir film. Gişe beklentilerini de karşılayamadı bu büyük bütçesi nedeniyle. Geçtiğimiz yıl saç & makyaj ve görsel efektler olmak üzere 2 dalda Oscar adaylığı olduğunu da belirteyim.

Kısaca patlamış mısırınızı alıp, filmin sesini açıp, eğlenceli bir akşam geçirebilirsiniz. Bazen insanın tek istediği pek kafa yormadan başka bir dünyaya ışınlanmak olur ya, öyle akşamlardan birinde doğru seçenek olabilir.