Lady Macbeth

0
361

Shakespeare‘in ünlü Macbeth‘inden adını alsa da Nikolai Leskov‘un romanından uyarlanan Lady Macbeth, ünlü oyundan farklı bir hikaye. 36. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen film, 19. yüzyılda toprak karşılığı yaşça büyük bir adam ile evlendirilen genç bir kadının hikayesini anlatıyor.

Evliliğe isteyerek dahil olmadığı hissedilen, uyku halinde günler geçiren Katherine’den eş olarak beklenen çocuk doğurması ve evden dışarı çıkmaması. Kölelikten pek farkı olmayan bu evlilikte doğa ile ilişkisini keserek kendi doğası ile olan bağını da koparmak isteyen kayınpederi Boris ve Katherine’i yok sayan kocası Alexander’ın bir süre şehirden ayrılması ile Katherine evin dışına çıkmaya başlayarak kendisi ile bağını kurmaya başlıyor. Katherine’in toplumsal beklenti ve kurallara olan baş kaldırısı evin hizmetlilerinden biri olan Sebastian ile cinselliğini yaşaması ile devam ediyor. Pek gizli saklı olamayan bu aldatma hikayesi üzerinden isyanı ve inadı giderek büyüyen Katherine’in Sebastian’ın aşkına saplantısı arttıkça hikaye daha fazla ölüme şahit oluyor.

Leskov’un romanından Alice Birch‘ün uyarladığı ilk uzun metrajında William Oldroyd, bir kadının dilediği gibi yaşamak için giderek artan acımasızlığını ve umursamazlığını anlatırken film boyunca tansiyonu da yüksek tutuyor. Oldroyd, başlarda seyircinin masum ve sıkışmış Katherine’e sempati duymasına sebep olsa da anti-kahramana dönüşümü ile seyirciyi başrolünün tarafında kalma konusunda zorlayan noktalara gidiyor. Oldukça minimalist ve sınırlı bütçeli prodüksiyonu doğru seçimler ile avantajına çevirebilen yönetmenin başarısında henüz çok tanıdık bir yüz olmayan Florence Pugh‘un az diyalog ile büyük bir oyunculuk göstermesinin de etkisi büyük. Manyetik bir şekilde film boyunca bakışları üzerinde tutan 21 yaşındaki Pugh’u eminim ki daha çok duyacağız. Evin hanımını baştan çıkaran hizmetli Sebastian rolüyle Cosmo Jarvis giderek sevgilisinin acımasızlığından korkmaya başlayan karakteriyle filmin temposuna katkıda bulunsa da en kritik rol Katherine’in hizmetçisi olan Anna rolüyle Naomi Ackie‘ye ait. Her şeye şahit olan ve Katherine’in yanı başında film boyu zor zamanlar geçiren yargılayıcı bakışları ile Anna, tüm dönüm noktalarında filmi taşıyor. Jarvis ve Ackie’nin karakterleri ile de birlikte 19. yüzyılda beyaz erkeğin kadının üzerinde olan baskısına ek olarak benzer dramlarda arka planda kalan ırkçılık ve kölelik noktalarına da el atıyor ama konuyu ve odağı dağıtmamayı da başarıyor.

Gösterildiği tüm festivallerde adından söz ettiren Lady Macbeth, başarılı bir ilk film ile  Oldroyd’u tanıştırırken iki kadın oyuncunun da radarlarımıza takılmasına sebep oldu. Hakkında nerede okuduğumu hatırlamadığım “Uğultulu Tepeler’in Hitchcock hali” benzetmesinin hakkını veriyor. Çok hızlı bir film olmasa da görece kısa olan 89 dakikasının hiç birini boşa harcamayan, her anını ekonomik bir şekilde değerlendiren bir film olduğu için akıp gidiyor. Festivalden yanımıza kalan güzelliklerden.

CEVAP VER